Salı, Mart 14, 2006

GİTTİĞİM YERDE BENDEN GERİDE

BÖLÜM 1

Beklediğim, düşlediğim ne varsa tozlu raflarda unutulmuştu. Zifiri bir karanlığın aşılamaz suskunluğunun içinde hapistim. Her gün aynı rüyalardan uyanır, her gece aynı hülyalarla dalardım uykuya. Kalabalıklardan uzak bir sahil kasabasından ev alarak hayatımın geri kalanına yön veriyordum. Tek istediğim huzur içinde, denize karşı sakince yaşamaktı. Canımı acıtan ne varsa hepsini toptan gömmüştüm bahçemdeki ağaçların diplerine. Her akşamüstü batan güneşe karşı kurardım tek kişilik soframı, bazen rakı bazen de şaraptı dert ortağım. Unutulmak ve unutmak arasında gidip gelirken evimin üst katındaki çalışma köşemde denize karşı yazı yazmayı sürdürüyordum. Yalnızdım, yalnızlığın kılıfını uydurmuştum hayatıma. Akıl hastanesinde dört duvarı bembeyaz bir koğuşa tek başına kapatılmış bir hasta kadar çaresiz ve tek başınaydım. İç dünyamda kopan fırtınalar yerini uslu akan nehirlere bırakmıştı. Akıyordum, nereye varacağımı hiç bilmeden, kendimi hiç bilmediğim sihirli bir gücün ellerine bırakmıştım.
Kasabaya geldiğim ilk gün herkesin gözü benim üzerimdeydi. Buranın kimsenin yolunu bilmediği ve bilse bile gitmeye tenezzül etmediği bir yer olduğunu anlayıvermiştim. Küçük bir meydanın çevresinde toplanmıştı dükkanlar. Bir eczane, bir manav, bir bakkal, bir kasap ve daha birçok küçük dükkan. Issızlığı, yalnızlığı, güzelliği ile beni büyülemişti.
Eczacı Kaan’la tanışmamız yorgunluktan kaynaklanan şiddetli baş ağrılarım nedeniyle ondan ağrı kesici istediğim bir yaz sabahına denk gelir. İlk bakışta burnu havada, küstah biri gibi algıladıysam da onu tanıdıkça hoş, nazik ve komik bir adam olduğunu fark ettim. Her sabah uyanır uyanmaz bir bardak portakal suyunun ardından bisikletime atlar ve merkeze giderdim. Evin ihtiyaçlarını aldıktan sonra birkaç dakikalık da olsa ona da uğramazsam ertesi gün bana darılmış numarası yapardı. İlk başlarda çekinerek gittiğim eczane, zamanla vazgeçilmez bir uğrak yerim olmuştu. Halimin garipliğinden bir şeyler sezdiğini ve benimle konuşarak gizemimi çözmeye çalıştığının farkındaydım. Çok zeki ve bilgili bir adamdı. Neden buraya kendimi kapattığımı merak ediyordu besbelli, ama sormaya korkuyordu. Bir oyuna dönüşmüştü konuşmalarımız, labirentimin içinde ben kaçıyordum o kovalıyordu. Ben de böyle bir adamın neden şehirde değil de bu küçük kasabada yaşadığını giderek daha çok merak ediyordum aslında. Bana göre onun da bir sırrı vardı ve en çok da bu nedenle beni merak ediyordu.
Yine ona uğradığım bir sabahtı. Göz altlarımın morluğundan geceleri uykusuzluk çektiğimi daha ilk bakışında anlamıştı. İşte içeri sızmak için harika bir fırsattı. Ne derdim olduğunu sordu önce usulca. Eğer bu tehlikeli soruyu savurursam üzerime gelmeyecekti biliyordum, savurabilirdim de kolaylıkla. Ama hayır, savurmadım.
“Aklım karışık, düşünmekten uyku tutmuyor bütün gece.” diye ağzımdan kaçıverdi. Oraya geleli üç ayı geçmişti ve ben ilk defa kilitli kapılarımın ardından çığlık atıyordum biri beni duysun ve yardımıma gelsin diye. Yardıma gelen Kaan olacaktı, hesaplarım tamamdı.
“Neyi düşünüyorsun bu kadar?”
Cevap vermedim.
“İstanbul’u mu, yoksa arkanda bıraktığın başka birilerini mi?”
“Ne yapmaya çalıştığımı düşünüyorum ben aslında. Nereye gittiğimi, istediğim gerçekten böyle bir yaşam mıydı?”
Kafamı kaldırdım ve göz göze geldik. Sorulmayı bekleyen binlerce sorusu olduğu bakışından belliydi. Korktum, gözlerimi kaçırarak boş bulduğum bir tabureye çöktüm hemen. Biraz çekinerek hamlemi yaptım ve ne zamandır merak ettiğim soruyu sordum.
“Senin gibi bir adam, neden burada?”
Bir kez daha göz göze geldik. Küçücük dükkanın içine sıkışmış ruhlarımız çarpışmaya başladı. Önce iç çekti, efkarlandı. Canını mı acıttım acaba sorumu geri mi alsam diye aklımdan geçirirken birden dudaklarından dökülüverdi cevaplar birbiri ardına.
“ Burayı çok seviyorum, İstanbul’da denedim ama olmadı, burada ruhum hiç olmadığı kadar serbest.”
“Yalnızlığından korkmuyor musun peki?”
“Korkacak bir şeyim hiç olmadı.”
Sustum. Bu cevabın ne anlam ifade ettiğini kavramam gerekiyordu bir an önce.
“Bu akşamüstü seni bilmediğin bir yere götüreceğim, gelir misin? Manzarası harika bir yer, seveceksin.”
“Saat kaçta geleceksin?”
“Altıda, gün batımına yetişmemiz lazım.”
“Tamam, görüşürüz.”
Kaçarcasına dışarı fırladım dükkandan. Eve vardığımda saat neredeyse öğlene geliyordu. Çabucak soyunup kendimi sakince beni bekleyen denize attım. Yüzmek de en az yürümek kadar sinirlerime iyi geliyordu. Düşüncelerimden beni uzaklaştırıyordu. Onlardan daha hızlı hareket etmeliydim ki beni yakalayamasınlar. Bir saat kadar yüzdükten sonra kendime biraz geç de olsa harika bir sofra hazırladım.



BÖLÜM 2

Buraya geleli tam beş yıl oldu. Şehir çocuğuyum ben. Ne bahçeler, kırlar arasında geçen bir çocukluğum oldu ne de mutlu ve huzurlu bir ailem. Yedi yaşında olmalıydım annem beni elimden tutup yatılı okula yazdırırken. Gözlerimden öpmüştü ağlayarak, sonrası da çocuklukları yalnızlığın soğuk duvarlarına yaslı kalmış diğer çocuk hikayelerine benzer, hüzünlü ve sessiz.
Büyük şehirlerin de duvarları olur, tıpkı yalnızlığın olduğu gibi. Dört duvar çepeçevre etrafında, ortalarındaki beşinci duvar da sensindir. O nefessiz duvarların arasında hangi kapıları aralarsan aralara karşında yine kendini bulursun.
Fakülteden mezun olduğumda hayatımın geri kalanını geçirmem için içinde hapsolduğum gri şehirden ve onun ruhumu sarıp içimde kocaman bir düğümle birlikte yaşama sevincimi de sömüren duvarlarından kurtulmam gerekiyordu.
O akşam çok huzursuzdu. Huzursuzluğunun kaynağı benden korkuyor olması mıydı, yoksa akşam yemeği fikrinden mi rahatsız olmuştu, bilemiyordum. Tedirginliği bana da geçmişti. Hayatında ilk kez bir kızla çıkan acemi oğlan çocukları gibi davranmaya başlamıştım elimde olmadan.
Saçları hafifçe esen meltemde dalganıveren nazlı bir denizi andırıyordu. Saçlarının kumral nazlı dalgalarına karşın meraklı ve hırçın bakışları vardı. İnce, küçük ve sevecen dudaklarına ne zaman aldansam, tehditkar bakışları ile karşılık veriyordu adeta. Kırılgan bilekleri dikkatimi çekiyordu en çok. Elleri olur da düşerse ben tutayım diye ellerine yakın durduğumu hatırlıyorum.
Ne zaman eczaneye gelse beraberinde kiraz ağaçlarının şirinliğini de taşıyordu içeriye sanki. Adım atmıyordu, korkmuş, ürkütülmüş ya da belki canı acıtılmıştı. Bir yangın yeri olduğunu çok iyi anlamıştım. Yıkıntılarından arınmak yerine saygıyla bir savaş meydanını gezer gibi dolanıyordu her gece oralarda, hissediyordum. Sözcüklerini tedirgin bakışlarıyla soluyordu ne zaman konuşmaya zorlasam onu. Güldüğü zaman çok hoş oluyordu, asıl o zaman dudakları da pembeleşiyordu yanakları gibi.
Kasabanın ardında kalan dağa çıkardım ne zaman canım sıkılsa. Kendimce gizli bir yer bulmuştum, oraya uzandığımda yoldan geçen arabalar da dahil kimse beni görüp de rahatsız etmezdi. Manzaraya karışıp da onun bir parçası olduğumu hissederdim. Ruhum hafiflermiş gibi olurdu. Ayaklarımın altında ağaçlarla kaplı bir uçurum olması sonların bir adım ötemde olduğu fikrini ateşler ve böylece sonlardan bir önce ne yapmak istiyorsam onu yapmam gerektiğine inandırırdım kendimi.
O akşam önce gizli yerime gittik, gün batımını hayranlıkla karışık bir dalgınlıkla izledi, bir şeyler hatırlar gibi oldu bir an sonra kovdu ne hatırladıysa. Bakışları değişiyordu anlık, dudakları geriliyordu, hatları daha belirginleşiyordu, gözlerini kaçırıyordu ağaçlara ve uçuruma doğru. Evet ona ait olmasını hiç istemediği bir şeyler hatırlıyordu. Canını daha fazla acıtıp da keyfini kaçırmamak için kısa kesip tepedeki tarihi kocaman bir çınarın kolları altında manzaraya gülümseyen lokantaya gittik. Yeniden neşelendi, Bursa’da da böyle bir yerde yemek yediklerini anlattı. Her zamanki gibi havadan sudan konuşmaya başladık, mevsimden, gelen turistlerden, ekonomiye ve çevre esnafa etkilerinden bahsettik, devlet işlerinden, para politikalarından, yeni çıkan kitaplardan, albümlerden ve daha hatırlayamadığım bir çok şeyden. Önümüzde kocaman bir gece vardı. Karşımda onu yavaşça çözmemi bekleyen bir düğüm gibi gözleri ışıltıyla parlayan o kadın, Buğu.


BÖLÜM 3

“Altı üstü basit bir akşam yemeği olacak dememiş miydi? Neden süslendim ki böyle, gören Çırağan’a gidiyoruz sanır, olmadı bu renk bana yakışmıyor zaten. Hem ne konuşacağım ben bütün gece, sıkılırım.”
Şans verilmeliydi herkese fazladan, ceplerine bir şans daha. Bu düşüncemi uygulamaya gelince hiç kimseye elini cebine atacak kadar şans tanımadım ne yazık ki.
Tam dediği saatte geldi arabasıyla. Krem rengi keten bir elbise giymiştim, omuzlarımda vişne rengi hırkam vardı. Güneş kızarmaya başlamıştı, içimden “bizi bekle sakın batma” diye seslenip göz kırptım güneşe.
Dağa tırmanıyorduk, çocukluğumda gördüğüm tüm dağ yollarına bir yenisi daha ekleniyor diye geçirdim aklımdan. Yine her zaman yaptığım gibi karşımdaki tüm görüntüyü gözlerime çizdim. Bir yol kenarında durdurdu arabayı, indik ve sonra yere çömeldi, iki dalın arasında sıkışmış gibi görünen kırmızılı güneşi gösterip “işte” dedi.
“ Burası benim gizli köşem, bu ağacın altında kimse beni görmüyor, rahatsız edilmeden bazen saatlerce oturuyorum burada.”
Ne kadar garip bir adamdı bu, benimkine eşdeğer bir yalnızlığın arasında mutlu mu kalmıştı ne. Yanına oturdum, eteğim kirlenmeyecekti, çocukken hiç kirlenmezdi otların üstüne oturduğumda. Cırcır böcekleri çılgınca şarkı söylüyorlardı, içimden hüzünlü bir türkü söylemek geldi, dudaklarımı sıktım,tuttum kendimi. Babamla yaptığımız geziyi ve Ege’nin yollarını hatırladım. Yine cırcır böcekleri vardı etrafta, barışçıl bir hava okşardı tenimi, yakmazdı. Gözlerim yaşardı bir an sonra, duygularımın önüne ördüğüm set yıkılmak için bu anı bulmuştu. Başımı yavaşça sola döndürüp gözlerimin kenarlarından süzülen yaşları sildim. Mimiklerimi kontrol edemiyordum, o ise susup manzarayı izliyordu. Cırcır böceklerine gugukçuk kuşları da katılmıştı şimdi. Sanki dünya durmuş ve ikimiz yeryüzünün en bakir köşesinde çakılı kalmıştık. Göz ucuyla baktım ona, sarılmak istedim bir an için. Kendinden emin bakışları hoşuma gidiyordu en çok. Kolları da kendinden emin miydi peki, ayağa kalkıp şu önümdeki uçurumdan atlamaya kalksam beni tutar mıydı? Eskiden yanımda dimdik duran adamım olsaydı beni tutamazdı, “bu senin kararın karışmam” derdi en fazla. Nefret ettim ondan, tutkulu değildi aşkı, nefessiz kalıp beni öldürecek kadar sıkı sarmalıydı bedenimi tuttu mu. Asıl istediğim buydu. Bir adamın aşkı olmak, sözde değil, en derinlerde bir yerlere kazık çakmak... Nasıl oldu da kapılarımı bir bir aşıp içimdeki yumuşak öze ulaştılar, bu benim aptallığım mıydı yoksa onların becerisi mi? Yıkım büyük sonunda, yeniden başlamak imkansız bundan sonra. Aşkım dediğim adamlar nasıl oldu da gün gelip uzak bir yabancıya dönüştüler, ben hala aynı çocuk bakışlarımla karşılarken onları. Acıtıldım, bunu biraz da ben istedim. Hala ılık ılık kanayan bir yerler var içimde, usulca.
“Bu kadar yeter şimdilik, daha yolumuz var, hadi.” Elimden tutup ayağa kalkmama yardımcı oldu. Gözlerimi kaçırdım gözlerinden, bana ne hissettiğimi bile sormadı. Sessizlik aramızda giderek kalınlaşan bir sis tabakası gibiydi.
Çınar altı, ne kadar çok Bursa’daki o yere benziyordu burası. Ya da ben hafızamdaki anıların delik köşelerini buradaki görüntülerle yamıyordum. Sersemlemiştim, rahat bir gülüş vardı dudaklarıma. Neden bilmiyorum. Sanki babam beni izliyordu arkamdaki masalardan birinde. Karşımdaki yabancıya güvenmesem bile gözlerini benden ayırmayan babam vardı arkamda.
Güneş son demlerindeydi, bal rengine dönmüş olmalıydı gözlerim her gün batımında olduğu gibi. Gözleri yeşildi. Ben batan güneş olsam demek ki o da güneşi uğurlayan zeytin ağaçları olacaktı. Suskunluğu bozan ilk o oldu.
“Beğendin mi burayı?”
“Elbette. Aklıma bir şey takıldı, bu çınar kaç yıllık?”
“Bilmem, epey yaşlı olmalı, belki bir dört yüz yılı vardır.”
Rakı mı şarap mı diye sordu afacan bir tavırla , lise çağında ailesinden gizli içmeye gelmiş çocuklar edasıyla. Buna karşılık sanki bir sırrı paylaşır gibi gözlerinin içine bakarak masaya eğildim,
“Elbette rakı.” diye fısıldadım gülümseyerek. Kararımdan memnun olmuştu, mutluluğa benzer birkaç kıvılcım yakaladım hareketlerinde.
Konuşuyorduk, balıkların lezzetinden mi yoksa ilk dubleyi çabucak içmemden mi mutluluğuma başka bir mutluluk ekleniyordu azar azar. Gülüyordum anlatırken, eğleniyordum. Birbirimize ulaşamayacağımız ne kadar değişik konu varsa hepsinden bahsediyorduk teker teker. Önce çevreden dolaşıp beni yoracak, sonra ben içkinin de etkisiyle sersemleyince masumca soracaktı esas sorularını. Yanaklarım kızarmış olmalıydı, sıcak dalgası bedenimi sarıyordu. Rakımı ondan önce bitirdiğime şaşırdı.
“Hızlı içiyorsun” dedi, sanki aman bir şey olmasın der gibi.
“Bana bir şey olmaz.” deyivermiştim. Bu, benim en tanıdık cümlemdi. Ne zaman arkadaşlarla ya da babamla içsem hep aynı cümle çıkardı dudaklarımdan. Yalpalasam da, biraz saçmalasam da bana bir şey olmazdı ve içme faslına devam etmek oldukça sevaptı.
Karşımdaki karanlığa bir dantel gibi gerilmiş minik yıldızlara bakıp gülümsedim. Hemen fark etti, o da bana gülümsedi. Gözlerine dik dik baktım, beni öpmeye kalksa iter miyim, sorusu dolandı aklımda. Öpmesini mi istiyordum gerçekten? Zavallı ben, o sadece bir yabancı. Gardını al, birazdan yıkıntılarına dalacaklar.


BÖLÜM 4

Ellerini ovuşturuyordu masanın altında, oturduğu yerden hüzünlü bakışlarını yıkayan güneşi uğurlarken. Sarıya çalan kumral saçları ve bal rengi gözleri gün batımına çok yakışıyordu. Sakinleşmişti ama yine de ellerinin çok hafif titrediğini görüyordum, ne kadar ince bileklerdi onlar, sanki biraz zorlansa o güzel eller yarı yolda kalacaklardı.Bana bakıp gülümsüyordu arada. Karşımdaki kadının sessiz limanından yola çıkmak ve içinin bütün fırtınalarında boğulmayı arzulamaya başlamıştım. Korkunç acılara koynumu açmış olabilirdim farkında olmadan.
Rakıyı seçmesi hoşuma gitmişti. Sevimliydi, konuşması akıcı, anlattıkları komik çocukluk anılarıydı. Susup onu dinliyordum. Bütün gece dinleyebilirdim. Anlatırken gözleri parlıyordu, dudaklarının kıvrımları çocuksu havasını pekiştiriyordu. Arada bir gökyüzüne dikiyordu gözlerini, dalgınlaşıyordu, sanki her zaman hatırladıkça acı çektiği düşüncelerini unuttuğu için suçluluk duyuyordu. O birkaç dakikalık dalıp gitme anında canının acıyan yerlerine demirlenmiş karanlık anılarında ya da düşüncelerinde boğuluyordu. Tedirginliğinden sıyrıldığını düşündüğüm anda yeniden kabuğuna çekilip beni şaşırtıyordu. Henüz aklımdaki sorulardan hiç birini soramamıştım ve gece ilerledikçe bedenimizdeki alkol miktarı artmaktaydı. Nasıl sonlanırdı bu gece hiç bilemiyordum, zaten sadece içinde bulunduğum o anı yaşamaya adamıştım kendimi.
Konuyu ben açmamıştım, birden bire dili çözülmüş gibi anlatmaya başladı. Zannediyorum ki aklından geçenleri sansürlemeden paylaşıyordu benimle. Zaman zaman kendi kendine sayıklar gibi, kimi zaman da bana ifade verir gibi mahzun bakışlarla kafasını önüne eğerek anlatıyordu.
“Ben mutlu sonlara inanmadım dersem yalan olur. Hikayeler, masallar, romanlar mutlu sonlarla bitebilir, kabul ediyorum ama gerçek hayatta hiç de öyle değil. Benim hiç mutlu sonum olmadı mesela. Kendine acıyan bir ‘tutunamayan’ değilim elbette. Sakın beni öyle sanma. Sanırım büyük hayal kırıklıklarım ‘mutlu son’ saçmalığına kendimi inandırmamdan kaynaklanıyor. Birkaç kez sevinçle, mutlulukla doldurduğum oldu ruhumun damarlarını. Ama …”
Başını öne eğdi. Çarpık bir gülümsemeyle yaşaran gözleri… yeniden yıldızlara dikilen yırtıcı bakışları… derin bir iç çekiş… bardağa uzanan kırılgan bilekli ince el… bir yudumla yanağından usulcacık süzülen yaş…
“Ben…” dedi. “.. hayal kırıklığının tadını biliyorum, kana çok benziyor. Damağımda hep aynı tadı duyuyorum. Bazen öyle bir an geliyor ki tanıdığını düşündüğün kişiyi aslında bunca zaman hiç de iyi tanıyamamış olduğunu fark ediyorsun. Titreyerek uyanıyorsun ki güvenli kollarında uyuyakaldığın adam aslında bir yabancıymış. Hani hangi masaldı, koyun kılığına bürünmüş kurt vardı, evin içine sızıyordu? Yok masal değildi galiba belki ben uyduyorumdur, hatırlamıyorum ki. İşte o an bir savaşın ortasında ölümcül yaralarının sızılarıyla sıçrıyorsun. Saçmalıyorum işte, anlattıklarımdan hiçbir şey anlamadığını görüyorum.”
“Bir şeyler anladığımı sanıyorum.”
“İyi.”
“Sevdiklerini, tanıdıklarını, hayatının bir bölümünü arkanda bırakıp buraya kendini hapsetmenin nedeni hayal kırıklıkların mı?”
“Artık insanlardan ümidimi kestim. Bu basit bir aşk meselesi ya da eski sevgiliye olan kırgınlık değil. Hayır. Ben artık zevk almıyorum insanlardan. Yorgunum, tam anlamıyla yorgunum. Kendimi kenara çektim. Meğer size göre kenar bana göre merkez kalıyormuş. Hiç evime gelmedin değil mi? Ah doğru bilemezsin, söylemedim sana hiç.”
“Neyi söylemedin?”
“O evde yazıyorum içimden geçip gidenleri.”
İşte aradığım şey buydu. Bu kadını böylesine farklı ve hisli kılan nedene ulaşmıştım. Şaşırmamıştım ama etkilenmiştim. Ellerine baktım, ince parmaklarının doladığı kalemi ne renkti, yoksa bilgisayarla mı yazıyordu? Hüzünlü bakışları da kırılmışlığın ifadesiydi. Hayatımda kadınlar olmuştu, aşkı da kadınları da her zaman sevmiştim ama karşımdaki kadının yanında diğer hepsinin ne kadar da renksiz kalıverdiklerini hissettiğimde ürperdim.
“Demek senin büyünün nedeni buydu.” dedim.
Gülümsedi, hoşuna gitmişti. “Büyü mü, rüya mı, kabus mu, karabasan mı karar veremiyorum ben ne yazık ki. Senin büyünün nedeni ne peki? Buraya kendini neden hapsettin?”
Demek o da beni merak ediyordu. Konuya benim gibi çevresinden dolaşmadan ortasından girdiğine göre benden daha cesurdu.
“Sana daha önce de söylemiştim. Ruhum…”
Birden sözümü kesti, hırçınlığı tutmuş yanakları kızarmıştı iyice. Yüzünün tüm hatları bir kez daha gerilmişti, benimle mi konuşuyordu yoksa hayalindeki başka adamla mı anlayamamıştım. Galiba giderek sarhoş oluyordu.
“Bana bu saçmalığı yutturmaya kalkmayacaksın değil mi? İnanmıyorum da haberin olsun.”
“Peki. Şöyle anlatayım. Küçüklüğümde en çok amcama meraklıydım, yaz tatillerinde amcamla kalıyordum. Benim için her yaz tatili ayrı bir macera demekti.”
“Evli miydi?”
“Hayır, tek başınaydı. Kalbi yalnızca tek bir kadına ait olan adamlardandı. Tek bir kadını sevdi. İlk ve son aşkını. Kavuşamamışlar ne yazık ki. Amcam ne yalanı bilirdi ne de düzenbazlığı. Mertti, delikanlıydı, sözünün eriydi. Ona hayrandım, birlikte balığa çıkardık. Bazı geceleri teknede ıssız bir koyun muhteşem manzarası eşliğinde balık sofrasında geçirirdik. Bana ‘adam’ olmayı anlatıyordu. Nasıl seveceğimi, nasıl büyüyeceğimi, nasıl namusluca yaşayacağımı… Hayatımın ilk rakısını yine öyle bir gecede içmiştim. ‘Sen artık büyüdün işte şimdi.’ demişti gülerek. Kısacası buraya bu doğaya, bu ellenmemişliğe hayranım. Küçükken iki dünya oluşmuştu kafamda. Biri şehirdeki karmaşık düzen. Yani ikiyüzlülük, dolandırıcılık, çıkarcılık,hırsızlık… Anlayabiliyor musun beni? İşte diğer dünyam da buradakiydi, küçüktü ama temizdi, güzeldi, gerçekti. Amcam gibi olamasam da onun gibi yaşamayı aklıma daha lise yıllarında koymuştum.”
“Amcan şimdi nerede?”
Bu soruyu soracağını biliyordum, neden anlatmıştım ki sanki. İçimde bir yer cız etti, çok fena başım döndü. Güçlükle toparlandım. Kabullenememek gibisi yoktu, insanı isyankar olmaya zorlardı.
“ O denizde şu an.” diyebildim.
“ Nasıl yani? Yoksa şey mi?”
“ Evet.”

BÖLÜM 5

Başım giderek daha fazla dönemeye başlamıştı. Dilimdeki kilitler çözülmüştü, durmadan bir şeyler anlattığımı hatırlıyorum da nasıl da meraklı dinliyordu. Amcasının hikayesi beni o kadar çok etkilemişti ki o an kendimi tutamayıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Çoğu zaman kendimi zorlayarak ve biraz da rahatlamak için ağlardım ama işte o an o kadar içli ağlıyordum ki gözyaşlarım yanaklarımdan değil de içimdeki nehirlerden ılıkça akıyorlardı. Sanki amcası benim babammış gibi titreyerek ağladım. Gözlerimin dolup da kaşlarımın çatıldığını ilk gördüğünde çok şaşırdı, ben de öyle ama hareketlerime bir türlü engel olamıyordum. Önce ne yapacağını şaşırdı, sonra peçetesini uzattı, olmadı ayaklandı “seni evine götüreyim” dedi. Endişe etmemesini ve birazdan tekrar iyi olacağımı söyleyebildim. Aslında evimde ağlamama tek başıma devam etmeyi istemiştim içimden o an. Bana merhametle bakıyordu, dayanamadı yanımdaki sandalyeye oturdu. Gözlerimi her kırpışımda benden habersiz yaşlar düşüyordu kucağımda açık duran avuçlarıma, hissediyordum. Kafamı çevirip yıldızlara baktım yeniden. İçimden geçip gidenleri hatırladım, her birinin bende oluşturduğu çizgilere dokundum teker teker. İlk başlarda kalbimi doldurduğum mutluluk gecenin ilerlemesiyle karanlık bir hüzne dönüşmüştü ve ben o hüznün en orta yerinde boğuluyordum. “Neye ihtiyacım var, neden böyleyim?” diye kendimi sorgularken elini omzumda hissettim, beni kendine doğru yavaşça ve hiç zorlanmadan çekti. Kendimi bir adamın güvenli kollarına teslim ediyordum, ruhumu ve kalbimi ezip geçen tüm ağırlığımla yasladım başımı omzuna. Rahatlamaya başlıyordum, ağlamam sona eriyordu. Bu gece olanları da hiç yaşanmamış saymam gerekecekti daha sonra. Çünkü kendi ellerimle ördüğüm duvarlar yıkılmıştı. Bir başka adamın o yıkılan noktadan içime sızması an meselesiydi. Bu durumu kabul edip etmemek tamamıyla bana kalmıştı ve ben ne yapacağımı bilmez haldeydim. Artık ağlamadığımı anlayınca kulağıma fısıldadı;
“Şimdi daha iyisin değil mi? Çok üzgünüm, anlattıklarımın seni ağlatacağı aklımın ucundan bile geçmemişti inan.”
Bana öyle bir sıcaklıkla bakıyordu ki bir an gözlerim dudaklarına kaydı, bana çok yakındılar, saniye sürmezdi dudaklarımla bir olmaları. O an durumun ciddiyeti gözümü daha da korkutmuştu. Onu iterek doğruldum. Canımın daha fazla acımasına izin vermeyecektim. Yanımdaki bu adam içimdeki çöle birkaç damla suyla giriyordu benden izinsiz. Eğer müdahale etmezsem yeniden çiçekle dolup bir cennet bahçesine dönecekti etraf, sonra bir yangın çıkacak ve yine küle dönecekti her şey. Yorgundum, yeniden böyle bir süreci yaşayamazdım. Bu kendime yapacağım bir iyilikten çok zalimlik olurdu.
“Evet, daha iyiyim teşekkür ederim ve lütfen kusuruma bakma bu geceyi mahvettiğim için. Sanırım biraz sarhoş oldum ama bana bir şey olmaz, yeniden iyiyim işte. İnsan bazen kendine engel olamıyor, çok utanıyorum şu an, çocuk gibi ağladım.”
“İstersen kalkalım, saat geç oldu.”
“Çok iyi olur.”

BÖLÜM 6


Hassas ruhlu o yaratığa sarılmış olmak, sıcak soluğunu hissetmek hayatım boyunca hatırlayacağım eşi benzeri olmayacak anlardan biriydi. O sarılırken bir şeyler fısıldamak istedim kulağına. Güzelliğini, sihrini, saçlarını, bakışlarını, şirinliğini sevdiğimi, ona sırılsıklam aşık olduğumu bir çırpıda söylemek geldi içimden bir an. Tuttum kendimi, yapamadım. Öylesine deli bir değişkendi ki güvenemiyordum olacaklara. Bazen ne olursa olsun deyip yürekleniyordum bazen de mantıklı davranıp daha sonra uygun bir anda açıklamaya karar veriyordum. “Keşke o an öpseydim” diye geçirdiğim çok oldu sonra aklımdan.
Arabada ikimiz de suskunduk. Dağdan inen yolun aşağısı lacivert bir uçuruma dönmüştü şimdi. Kadifeden yaldızlı bir örtüyle kaplanmış gibiydi açık gökyüzü. Düşünüyordu yine derinlere dalıp gitmişti.
“Sen de tek bir kadını seven erkeklerden olmalısın, tıpkı amcan gibi. Söylesene bir insan kalbine ömür boyunca en fazla kaç aşk sığar? Siz mi garipsiniz yoksa ben mi sakadatsizim ya da aradığını bir türlü bulamamış mı desem? Çabuk mu kanıyorum bana uydurduğunuz masallara, prenseslere, kurbağalara sonra prenslere. Şimdi buradan kendimi aşağı atsam tutar mısın beni? Bunu yapabilir misin?”
“ Evet ben de öyle adamlardanım. Birçok kız arkadaşım oldu tabii ki ama hiçbiriyle mutlu kalamadım. Eksiktik belki de. İnsan ömrüne kaç aşk sığar bilmiyorum ama bazen aşk kılığına girmiş ilişkileri de biz aşktan sayarız. Hani şu senin koyun kılığına girmiş kurt gibi. Belki de sadece o tek aşkı arayıp duruyoruz yaşamımız boyunca. Ayrıca buradan atlarsan ben de seninle atlarım.”
“Buna inanmıyorum, atlayamazsın. Herkes kendi canından sorumludur ve can tatlıdır. Bence büyük konuşarak beni etkilemeye çalışma bu konuda.”
“Seni tutarsam senden bir şey dilerim.”
“Ne dilersin mesela? Ayrıca karşılıksız tutmanı isterdim beni.”
Daha fazla dayanamazdım içimde çılgınca bir istek vardı. Kendimi zorlamama rağmen toparlanamıyordum, aklım başımdan gitmişti. Koca bir budala gibi davranıyordum, ne dileyecektim ki. Yok, hayır aklımdakini söylersem, işte o zaman tokadı yapıştırırdı yanağıma. Yoksa anı mı kaçırıyordum. Ya onu evine bıraktıktan sonra bir daha göremezsem? Ya bir gece bavulunu toplayıp giderse benden habersiz?
Arabayı kenara çektim. Şaşkın baktı, korktu ona bir şey yapacağımı sandı. Arabadan indik. Hafif bir rüzgar çıkmıştı, şöyle bir yalayıp geçiyordu üşütmeden.
“Burası senin köşen” dedi. Cevaplamadım. Aklım çok karışıktı, bu kadın beni serseme çevirmişti. Aklımdaki dağınıklığı bir kenara itip işi deliliğe vurmayı seçtim.
“Eğer sen şu an buradan aşağıya atlayacak olsaydın ve ben seni tutsaydım senden bir şey dilerdim.”
Meraklı gözleriyle yüzümü taradı. Ciddi olup olmadığımı anlamaya çalışıyordu. Uzun bir sessizliğin ardından yürümeye başladı, sakin adımlarla karşıya uçuruma doğru gidiyordu. Açık renk elbisesiyle dünyaya tesadüfen düşmüş bir melek gibiydi gerçekten. Ben de peşinden yürümeye başladım. Birden başını arkaya çevirip bana baktı. Yüzündeki ifadeden ne yapacağını anladım hemen. Adımlarım hızlandı, fark ettim ki onunkiler de hızlanmıştı. Yüreğim ağzıma gelmişti, korkuyordum, deliydi yapacaktı. Koşmaya başlamamla o da koşmaya yeltendi ki ben ondan hızlı davranıp beline sarıldım. Kendime çektim ince bedenini.
“Tuttum işte, seni bırakmıyorum ve senden dili…”
Öpüşüyorduk, susamış gibi, sanki yıllarca hiç öpüşmemiş gibi kendimizden geçerek öpüyorduk birbirimizi. Titrediğini hissediyordum. İnanamıyordum, beni öpüyordu. Olmaz dediğim şey gerçek oluyordu. Bir ara sandım ki o karanlık uçurumdan atladık ve şimdi cennet denilen o yerdeyiz. Saçlarını okşadım; yüzüne dokundum; gözlerine, yanaklarına, dudaklarına, kaşlarına. Gerçek olduğuna kendimi inandırmaya çalıştıkça kalbim daha hızlı atıyordu. İrademi kaybetmiştim, mantığım yoktu. Başka bir forma giymişti ruhum. Ömrümün sonuna kadar bu kadının olmak istiyordum artık. Ötekilerden farklıydı, hiç yaşanmamış, hiç hissetmediğim ne çok duygu barınıyormuş meğer bugüne kadar içimde. Her sabah onunla uyanmak, her gece onunla sevişmek, her an onunla geçirmek, her şeyi ona saklamak, onu içimde yaşatmak istiyordum. Bana yine hüzünlü bakarak dedi ki,
“ Ne dileyeceğini biliyordum.”


BÖLÜM 7


Bu bir rüya değildi. Bildiğim tüm sıcaklardan daha sıcak bir dalga içimi kaplayarak savuruyordu beni oradan oraya. Bu sefer başka mıydı? Yine aynı izleri takip etmeyecek miydim ya da aynı tuzaklara yakalanmayacak mıydım? Yine sonunda zifiri karanlık uçurumlarım olmayacak mıydı? Bundan sonra nereye giderdim peki her şeyi toplayıp? Aynı dolambaçlı yollarda tıkanıp aynı yokuşlardan yuvarlanmayacak mıydım? Aynı okyanuslarda boğulup aynı sancıların kıskacında uyanmayacak mıydım sabahları?
Bu sefer öyle değildi. Bu adama güveniyordum. İçimin çocuksu yanının uslanmak bilmez yönlerinden biriydi herkese güvenmek. Bedenime doladığı güçlü kollarıyla beni sıkıyordu, tam istediğim gibi tutkuyla, ateşle. Tam ondan istediğim gibi bakıyordu gözlerime. İstediğim gibi öpüyordu, dudaklarım tutuşuyordu. Bu kez “son” öyle olmayacaktı, inanmaya başlamıştım.
Yeniden arabaya bindiğimizde gülümsüyorduk. Ciddi bir kazadan yara bere almadan kurtulmayı başarmış kazazedeler gibi yaşadığımıza şükrediyorduk içimizden. Bazen suskunluk iyi gelirdi ortama. Serinlerdi ateşli ruhlar. Dinlenirdi kelimeler bir kenarda. O gece evime gidene kadar da öyle oldu.
Oracıkta bana sarılırken, dizlerim titremişti. Sarılmayı, birine sarılmanın ne demek olduğunu unutmuştum demek. Bir erkeğin kolları arasında ona tamamıyla teslim olarak titremenin gizli kalmış zevklerimden biri olduğunu fark etmem zor olmamıştı.
Sözcüklerin suskunluk havuzlarından çıkıp birer birer cümlelere dönüşmeleri sabahı buldu. Benim evimdeydik, benim odamda. Deliliğin en uç noktasında. Ben gözümü karartıp uçurumlarımdan attıkça kendimi, bu adam elimden tutup yeniden uçurumlarımdan çıkarmaya devam edecekti beni. Böylesine karmaşık ruhların akıllara zarar anlaşılmaz tutkuları arasında yanar da bedenler, bir daha hiç sönemezler.
Denedim…
Artık biliyorum…