Çarşamba, Aralık 27, 2006

Mektuplar 2

Aşka ihtiyaç duymakla aşkı istemek arasında hiçbir fark olmadığını öğrendiğimden bu yana içimde bir yanıp bir sönen, tarifini adım gibi bildiğim ama oluşturmaktan kaçındığım duygularla kıvranıyorum. O bahsettiğim şeyden ölesiye korkarken pervasızca açıverdiğim bir kapının arkasından çıkagelmesi beni korkuttu.

Sevgili dostum,
Nasıl geçtiğini anlamadığım uzunca bir zamandan sonra işte yeniden yolumu kesti aşk. Artık ben, o tanıdığın eski ben olmadığıma göre yeni bir başlangıç yapabilirim diye düşündüm. Uzun zaman dilimlerine yayıldığından beri hayatım susuzluğa gömülmüş bir gölden farksızdı. Hislerim tükenmişti, beklentilerim sıfırlanmıştı. Suçlanacak, suçlayacak bir şey yoktu. Sen gitmiştin. Ben başkalaşmıştım. Parmaklarımı benden daha iyi tanıyan dolma kalemim dokularımı, duygularımı, kelimelerimi benden daha çok özlüyordu ve zaman uzun süreçleri yalayıp yutuyor bana nefessiz bir alan bırakıyordu. Beni tanıyanların aşklarını gözlüyordum bazen, öpüşüyorlardı geceyi bıçak gibi ikiye bölüyordu zaman, ben bölünüyordum, müzik bölünüyordu, bulutlar, rüzgar bölünüyordu bir tek onlar kalıyordu sapasağlam.
Zaman artıklaşıyordu bazen. Kendimle baş başa kalmamak için çırpınıyordum. Mor bir kuşağa dolanıyordu yağmurlar ve evde kalmanın boşa ağlamak olduğunu yazıyorlardı evimin camlarına.
Tiyatronun beni hayata döndüreceğini kimse bilemezdi, ben dahil. Oyunları izledikçe içimde kıpırdayan bir şeyler olduğunu fark etmeye başladım. Okuduğum kitaplardaki kahramanlar oluyordum rüyalarımda, hüzünlü aşklar barındırıyordum raflarımda, içim sızlıyordu. Hissediyordum, hissetmenin sevinciyle daha fazla oyuna gitmeye başladım. Artıklaşan zamanı odama bir takvim alarak ödüllendirdim. Evet, burada da tıpkı orada olduğu gibi zaman dair hiçbir şey yoktu evimde. Saatler, günler, aylar, yıllar, yıldönümleri ,doğum günleri.. hepsi anlamsız, insanlığın dünyanın romanı üzerindeki küçücük varlığını ifade etmekle görevli minnacık noktalama işaretleri.
Akşamüzerine bilet aldığım bir oyundu, tek başıma kırmızı koltuklu salonun keyfini çıkartıp birazdan izleyeceklerimi düşündükçe heyecanlanıyordum. Gözlerimi duvarlarda amaçsızca gezdirirken onu gördüm. Muzip bir ifadesi vardı yüzünün. Sadece bakışları değil, dudaklarının kıvrımı, gereğinden fazla uzamış dalgalı kumral saçları,kahverengi çerçeveli gözlüğü, gök mavisi gömleğinin bir ucu havaya dikilmiş yakası, hafif tombullaşmış bedeni… hepsi birleşip zamansız büyümüş bir erkek çocuğunu oluşturmuştu. Onu büyülenmiş halde incelerken ve kesinlikle beni göremeyeceğinden eminken nasıl olmuştu da gözlerimiz rastlaşmıştı anlamadım. Başıyla hafifçe selam verdi, ben de en nazik gülümsememi takıp ona karşılık verdim. İki koltuk yanımdaydı. Hissedebilme sevinciyle bir de duvar saati armağan etmeliydim benimle durmadan uğraşan zamana. Oyunun heyecanı birden başka bir kumaşa bürünmüştü. Oyunun konusunu hatırlamıyorum, belleğim silmiş olmalı ben uykudayken.
Ara verildiğinde herkes gibi o da dışarı gitmek için ayaklandı. Benim tarafımdan çıkması diliyordum çantamda bir şey ararmış gibi yaparken başımı neredeyse çantamın içine sokarak. Sonra bir çift kahverengi ayakkabı ilişti gözüme.
“Oyunu beğendiniz mi?” dedi gülümseyerek. “Evet” demiş olmalıyım mutlaka, heyecandan mantıksız diziler oluşturup ortalığa saçmam an meselesiydi. “Bir kahve içmek ister misiniz?” diye sorduğunda neden bu kadar şanslı olduğuma neredeyse ağlayacaktım.
Salonun merdivenlerini indik, koyu renkli koridordan çıkıp kafeteryaya vardık. Sigara yakmadı, utanarak ben de sigara içmekten vazgeçtim.
“Sizi tanıyorum” dedi kahveleri masaya taşırken. Şaşkınlık istenilen bir zamanda yutulabilirdi, ben de şaşkınlığımı yutarak sordum:
“Beni mi? Nasıl ama?”
“Sizi daha önce de gördüm, birçok kere. Fakat beni hiç fark etmediniz sanıyorum ki?”
Haklıydı.
“Evet, maalesef”
“Üstelik yazılarınızdan da tanıyorum sizi.”
Fazla adı duyulmamış bir dergi için yazdığımı ben bile unutmuşken bu yabancı galiba yüzüme beni çarpıyordu. Yanaklarım kızarıyordu.
“Ben bile oraya yazdığımı unutuyorum bazen” diyebildim.
“Çok başarılısınız” dedi.
Aranın bittiğini anons ettiler. Salona yöneldik, tıpkı hiçbir şey olmamış gibi eski yerine oturdu. Sessizce “iyi seyirler” dedi. Gülümsedim.
Bazen kader, bazen şans, bazen de zaman. Hangisine hangi şekilde yükleneceğimi bilememenin ezikliği ve beni boğan bir şaşkınlık içinde oyunun devamına sürüklendim. Sersemletildiğimi hissediyordum, savaşamayacak güçte olduğumu, sürüklendiğimi ama izlediğim oyuna değil, aşka doğru sürüklendiğimi, perişan hale gelene kadar kendimi savuracağımı bile bile…