Sevgili dostum,
insan yaşamında çoğu zaman fark edilmeyecek kadar küçük yerler kaplayan o şeyleri işte tam bu zamanlarda, kocaman bir evin dört odalı yalnızlığını omuzlarımda hissettiğimde, özlüyorum.
Çocukluğumdan beri peşimi bırakmayan, sadece bana ait, sadece benim bilebileceğim anlamlarla yüklü gizemli bir evrenin içinde ruhuma kazınmış, benden, varlığımdan hiçbir şekilde ayrıştırılamaz bir yalnızlığın ortasındayım.
Burada günler birbirinin aynı. Gri. Puslu bir günün beklenmedik anında yüzünü gösteren ve geldiği gibi aniden kayboluveren güneşini saymazsak toprak ve insanlar durmaksızın yağan yağmurlara emanet.
Hayatıma bir yön vermek zorunda kalışımı uzun uzun anlattığım o yaz gecesi, yaşım gereği hakkım olduğuna inandığım “gitmekten” bahsettikçe beni anlayan gözlerle nasıl da karşımda oturduğunu, düşünceli ve dalgın bakışlarla evimin köşelerini taradığını, ben anlatmaya devam ettikçe omuzlarının çöküşünü, gecelerce uyuyakaldığımız o kanepenin üzerinde nasıl da ağırlaşmış, bezmiş, mahzun göründüğünü inan gözlerimin önüne astığım bir fotoğraf karesiymiş gibi aylarca taşıdım.
Buraya gelmek hayatımdaki dönüm noktalarından biriydi sen de biliyorsun. İlk gençlik yıllarımda büyük bir iştahla hayalini kurduğum şeyi yapıyordum. Ailemi, geçmişimi, çocukluğumu, tanıdıklarımı, arkadaşlarımı ve kendimi geride bırakıp gidiyordum. Kanatlarına özendiğim kuşlar kadar özgürdüm.
İşte şimdi bu dört odalı yalnızlığımın kenarından hesapsızca bir delik açıp seninle konuşuyorum. Yaptığım şeyin anlamsızlığını biliyorum ama ne yazık ki anlamsızlıkların teşkil etmesi gerektiği hüzünlerden hiçbirini yaşamıyorum. Çünkü buraya gelirken duygularımı da arkamda bıraktım.
insan yaşamında çoğu zaman fark edilmeyecek kadar küçük yerler kaplayan o şeyleri işte tam bu zamanlarda, kocaman bir evin dört odalı yalnızlığını omuzlarımda hissettiğimde, özlüyorum.
Çocukluğumdan beri peşimi bırakmayan, sadece bana ait, sadece benim bilebileceğim anlamlarla yüklü gizemli bir evrenin içinde ruhuma kazınmış, benden, varlığımdan hiçbir şekilde ayrıştırılamaz bir yalnızlığın ortasındayım.
Burada günler birbirinin aynı. Gri. Puslu bir günün beklenmedik anında yüzünü gösteren ve geldiği gibi aniden kayboluveren güneşini saymazsak toprak ve insanlar durmaksızın yağan yağmurlara emanet.
Hayatıma bir yön vermek zorunda kalışımı uzun uzun anlattığım o yaz gecesi, yaşım gereği hakkım olduğuna inandığım “gitmekten” bahsettikçe beni anlayan gözlerle nasıl da karşımda oturduğunu, düşünceli ve dalgın bakışlarla evimin köşelerini taradığını, ben anlatmaya devam ettikçe omuzlarının çöküşünü, gecelerce uyuyakaldığımız o kanepenin üzerinde nasıl da ağırlaşmış, bezmiş, mahzun göründüğünü inan gözlerimin önüne astığım bir fotoğraf karesiymiş gibi aylarca taşıdım.
Buraya gelmek hayatımdaki dönüm noktalarından biriydi sen de biliyorsun. İlk gençlik yıllarımda büyük bir iştahla hayalini kurduğum şeyi yapıyordum. Ailemi, geçmişimi, çocukluğumu, tanıdıklarımı, arkadaşlarımı ve kendimi geride bırakıp gidiyordum. Kanatlarına özendiğim kuşlar kadar özgürdüm.
İşte şimdi bu dört odalı yalnızlığımın kenarından hesapsızca bir delik açıp seninle konuşuyorum. Yaptığım şeyin anlamsızlığını biliyorum ama ne yazık ki anlamsızlıkların teşkil etmesi gerektiği hüzünlerden hiçbirini yaşamıyorum. Çünkü buraya gelirken duygularımı da arkamda bıraktım.